Haberler

Türkiye Çocuk Adalet Sistemi: Upuzun Bir Cüce Hakkında

Güncel Hukuk Dergisi Nisan sayısında yayınlanmıştır.

Avukat Bilal Kolbüken – Ankara Barosu

Türkiye Çocuk Adalet Sistemi: Upuzun Bir Cüce Hakkında…

çocuk..

“Bir resim vardır onca gürültülü görüntü arasından hiç aklımdan çıkmayan, hani bunu mutlaka anlatmalı birine dedirten cinsten… Nasılsa kaydedilmiş bir hayat parçası… Orta yaşın hafif üstünde düzgün bir kadın, düzgün bir yolun ortasında, düzgün bir binanın önünde bağırıyordu: “Ama yapmayın, o daha bir çocuk!” Hâlâ sırtına havlu koyasım var onun vakitsiz terlemelerde üşütmesin diye… Yapmayın, o daha bir çocuk! Ama yapmayın diyordu kadın, o daha bir çocuk!.. Düzgün metallerle kaplanmış ve hiç penceresi olmayan bir cezaevi aracının içindeydi 16 yaşındaki çocuk. Yüzü görünmüyordu çocukların, sadece bir tanesinin eli… Ama yapmayın diyordu kadın, o daha bir çocuk!”

“Düzgün metallerle kaplanmış ve hiç penceresi olmayan bir cezaevi aracının içindeydi 16 yaşındaki çocuk. Yüzü görünmüyordu çocukların, sadece bir tanesinin eli…” Yılmaz Erdoğan’ın defalarca izlememe rağmen izlemekten bıkmadığım, Bana Bir Şeyhler Oluyor adlı oyunundan epigraf… Düzgün metallerde kaplanmış ve hiç penceresi olmayan bir cezaevi aracının içindeydi 16 yaşındaki çocuk. Yüzü görünmüyordu çocukların sadece bir tanesinin eli…

Yasaların bu denli hızla değiştiği, bu denli hızlı değiştiği ülkemizde, yapılan kimi yasal düzenlemelere,—sözde uzman— çocuk polislerine, çocuk savcılarına, çocuk hâkimlerine ve sosyal çalışmacılara, yapılan yeni cezaevlerine, yapılan yeni adliye binalarına rağmen çok uzun yıllardır yasalarla sorun yaşayan çocuklarımızın, ne durumları değişti ne de kamuoyu önündeki görünürlükleri… Çocuklarımız hâlâ görülmüyor, bilinmiyor, duyulmuyorlar, cezaevleri duvarları arkasından; yalnızca tecavüze uğradıkları ve şiddete maruz kaldıkları zamanlarda ve seslerini duyurmayı binbir güçlükle başarabildikleri anlarda görüyoruz onları; —kimbilir, yaşanan şiddet ve istismarın kaçta kaçını biliyoruz toplum olarak— belki “görüyoruz” da denilemez, bakıp geçiyoruz onlara da; tıpkı toplum olarak başkalarının acılarına baktığımız ve bakıp geçtiğimiz diğer acılarda olduğu gibi…

“Çocuk Cezaevleri Kapatılsın Girişimi” cezaevlerinde bulunan çocuk ve gençlerimizin öncelikle görünürlüğünü sağlıyor ve elbette yaşadıkları şiddeti, işkenceyi, onur kırıcı davranışları ve daha temel olarak da, yaşadıkları “adaletsizliği, insan hakları ve evrensel hukuk kurallarının hiçe sayılışını göstermeye, görünür kılmaya ve değişmesi, düzeltilmesi, sona erdirilmesi için çalışıyor. Elbette, bir sorunun çözümü için sorunun ne olduğunun iyi anlaşılması ve iyi anlatılması gerekiyor.

Bildiğiniz üzere, çocuk adaletinin hukuki çerçevesini BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin yanı sıra Çocuk Adaleti Yönetimine Dair Asgari Kurallar (Pekin Kuralları), Çocuk Suçlarının Önlenmesine Dair Kurallar (Riyad Kılavuzu) ve Özgürlüğü Elinden Alınan Çocukların Korunmasına Dair Kurallar (Havana Kuralları) oluşturmaktadır. Türkiye, 1995 yılından bu yana Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin; 2002 yılından bu yana ise sözleşmeye ek iki ihtiyari protokolün tarafıdır Yine, 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeden önemli oranda yararlanılarak 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Ancak uluslararası sözleşmelere ve Çocuk Koruma Kanunu’na rağmen çocukların özgürlüklerinin kısıtlanmasında ya da suça sürüklenen çocuklarla ilgili uygulamalarda, nitelikli bir değişimden söz etmek  olanaklı değil. Nitelikli bir değişimden söz etmek olanaklı değil, çünkü yapılan düzenlemeler ne yazık ki kâğıt üzerinde kalıyor; çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu ilkeleri uygulamaya geçirmek istemiyor, bu çok açık.

Yine bildiğiniz üzere, Anayasa’mızın 90. maddesi “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti olarak çocuk hakları konusunda en temel metinlerden biri olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesine taraf olduğumuza göre, yasalarla karşılaştırıldığında öncelik ve üstünlük konumunda bulunan BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin (ÇHS) öncelikle göz önünde bulundurulması ve uygulanması gerektiği açıktır. Ancak bugünün Türkiye’sinde çocuk mahkemelerinde verilen kararlarda, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye dayanıldığını, en azından sözleşmeye göndermede bulunulduğunu görmek ne yazık ki olanaklı değil.

1995 yılında imzalayarak taraf olduğumuz Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 37/b. maddesine göre: “Hiçbir çocuk yasadışı ya da keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmayacaktır. Bir çocuğun tutuklanması, alıkonulması veya hapsi yasa gereği olacak ve ancak en son başvurulacak bir önlem olarak düşünülüp, uygun olabilecek en kısa süre ile sınırlı tutulacaktır.”; 2005 yılında kabul edilen 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 4/i. Maddesi ise: “Çocuklar hakkında özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirler ile hapis cezasına en son çare olarak başvurulması” hükmünü taşımaktadır. Bu iki düzenleme, çocuklarla ilgili verilecek kararlarda özgürlüğünden yoksun bırakma seçeneğinden önce başka seçeneklerin, başka tedbirlerin değerlendirilmesi, denenmesi gerektiğini; bunlardan sonuç alınamadığı takdirde tutuklama ya da mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Oysa bizim yargı sistemimiz, suça sürüklenen kişinin “çocuk” oluşuna, yani faile değil, daha çok fiile, yani suça odaklanarak “cezacı bir adalet anlayışı” sergilemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, gerek ÇHS’nin gerek ÇKK’nun getirdiği bu ilkeleri uygulaması halinde cezaevlerinde bulunan çocuklarımızın çok büyük bir çoğunluğunun toplum içinde ve toplumla birlikte topluma kazandırılmalarının olanaklı olacağı, çocuk cezaevlerine kesinlikle ihtiyaç duyulmayacağı görülmelidir. Nitekim çocuklarımızı cezaevine kapatmanın, 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 3. maddesinde düzenlenen ve “İnfazda Temel Amaç” başlığı altında açıklanan “Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı ile ulaşılmak istenilen temel amaç, öncelikle genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır.” amacına hizmet etmediği tartışma götürmeyecek denli açıktır. Bugün çocuk cezaevlerinin suça sürüklenen çocuklarımızı “ıslah” edemediği, yeniden suç işleme davranışının önüne geçemediği; aksine çocukların suça eğilimini arttırdığı; cezaevi yapısının çocukların devlete ve topluma karşı öfke duygularını güçlendirdiği; çocukları travmatize ettiği; çocukların toplumsallaşmalarını önlediği elbette devlet tarafından da bilinmektedir.

Yasa koyucunun, kanunla sorun yaşayan çocuklar için “suça sürüklenen çocuk” tanımını kullanması, çocuğun, doğrudan doğruya ve tamamen kendi kontrolü içinde suç işlemeyeceğini; sosyal, ekonomik, psikolojik bazı etmenlerin çocuğu suça sürüklediğinin kabul edildiği anlamına gelmektedir. Ancak uygulamanın bu tanımla uyuşmadığı; çocuğu suça sürükleyen etmenlerin araştırılmadığı ve değiştirilmeye çalışılmadığı, dolayısıyla “çocuk adalet sistemi” olarak ifade edilebilecek ülkemizdeki yargı faaliyetin hem kendini hem bu toplumu kandırdığı açıktır. Çocuk  yargılaması, yalnızca suçun ne olduğuna ve ona verilecek cezaya odaklandığı sürece başarısız olmaya mahkûmdur; çocuk yargılaması daha kapsamlı bir müdahale planının, daha kapsamlı bir politikanın yürütülmesiyle başarılı olabilecek, daha geniş kapsamlı bir müdahale planıyla toplumu suçtan, çocuğu da toplum dışına itilmekten ve yeniden suça sürüklenmesinden koruyabilecektir.

Yine, özgürlüğünden yoksun bırakmanın son çare olması yanında en kısa sürede sonlandırılması gerektiği sözleşme gereğidir. Oysa ülkemiz çocuk cezaevlerinde bulunan çocukların neredeyse % 90’ının tutuklu olduğu; dolayısıyla yasada bir tedbir olarak öngörülen tutuklamanın ülkemiz uygulamasında cezalandırmaya dönüştüğü; yargılamanın ve temyiz incelemesinin çok uzun sürmesi nedeniyle suça sürüklenen çocuğun açık bir kurum olan “Çocuk Eğitim Evinde” geçirmesi gereken zamanın büyük çoğunluğunu kapalı bir kurum olan “tutukevinde” geçirmesi sonucunu yarattığı; bu yönlerden de sözleşmenin ve çocuk haklarının ihlal edildiği açıktır. Böyle açık ve kesin gerçekler karşısında çocuk cezaevlerinin varlığı nasıl savunulabilir, yararlı olduğu, toplumu suçtan koruduğu ve çocukları ıslah ettiği nasıl söylenebilir?

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in bu konudaki makalesi konuya nasıl bakılması gerektiğini özetlemektedir: “İnsancıl bir toplum çocuk suçlarına vakit kaybetmeksizin, kararlı bir biçimde ve adilce yaklaşır. Çocuklar yasayı ihlal ettiklerinde kesinlikle bir laissez-faire [bırakınız yapsınlar] tepkisiyle karşılaşmaz. Genç insanların eylemlerinin sorumluluğunu almayı öğrenmeleri bir zorunluluktur. Bununla birlikte deneyimlerimiz çocukları sanıklaştırmanın ve özellikle hapsetmenin onların olumlu anlamda topluma yeniden katılmasına yardım etme çabalarına zarar verdiğini bize göstermiştir. Sanıklaştırmanın ve ıslahevlerinde geçirilen sürenin çocukları yetişkin suçlulara dönüştürmek gibi ters bir etkisi olabilir.(…) Hapsetmekten genel olarak kaçınılmalıdır. Çocukları gözaltına almanın tek meşru gerekçesi onların kamu güvenliği için sürekli ve ciddi bir tehdit oluşturduğu olmalıdır. Bu, her olgu için, gözaltına alma gerekliliğinin sık periyodik değerlendirmesini gerektirir. Her gözaltı için koşullar insanî olmalıdır ve rehabilitasyona odaklanmalıdır. (…) Çocuklardaki şiddetin ve onların ciddi suçlarının kökenlerini anlamak onlara göz yummak ya da sempati duymak anlamına gelmez. Etkili ve insanî bir siyasa, önlemeye güçlü bir vurgu yapmalıdır. Bu bağlamda sosyal hizmet uzmanları cezaevi gardiyanlarından daha önemlidir. Gerçek bir sosyal adalet için daha geniş reformlar, kesinlikle gençlik suçları sorunuyla baş etme stratejisinin bir parçası olmalıdır.” (Türkçesi: S. Erdem Türközü)

Dolayısıyla “Çocuk Cezaevleri kapatılsın!” talebi, yalnızca cezaevlerinde çocuklarımıza kötü davranıldığı, işkence ve onur kırıcı muameleye tabi tutuldukları için dile getirilen bir talep olarak görülmemelidir. “Çocuk Cezaevleri kapatılsın!” talebi Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerin ve Çocuk Koruma Kanunu’nun zorunlu kıldığı, doğal bir sonucudur.

Geldiğimiz nokta itibarıyla Devlet’in bizi kandırmasına daha fazla izin vermemeliyiz. Sözleşmeye taraf olmak hatta sözleşmeden yararlanılarak kanun çıkarmak gördük ki hiçbir işe yaramıyor. Devletin, sözleşmenin ve çocuk haklarının gereğini yapması için toplum olarak itirazımızı en üst perdeden dile getirmek konusunda geç bile kaldığımızı unutmamalıyız; binlerce çocuk ve gencimiz adaletsizliğin ve toplumsal ilgisizliğin kurbanı olmuştur; olmaya da devam etmektedir. Cezaevlerinde bulunan çocuklarımızı görmemiz, farkına varmamız için kendi çocuğunun suça yönelmesini, cezaevine kapatılmasını ya da tecavüze uğramasını, şiddet görmesini bekleyenler olabilir, ancak biz onlardan olmayacağız; çünkü hakkında isnat edilen suç hatta işlemiş olduğu suç her ne olursa olsun, “Hala sırtlarına havlu koyasımız var onların vakitsiz terlemelerde üşütmesinler diye…”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s